İndirim!

Dil ve Edebiyat 144.Sayı Aralık 2020

 14,90

Stokta yok

Karşılaştır

Açıklama

Dil ve Edebiyat dergisi 144’üncü sayısında, kelime okumalarından eleştiriye, şehir yazılarından kitap tahlillerine, şiirden hikâyeye oldukça zengin bir içerikle kış mevsimini karşılıyor.

Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği tarafından aylık olarak yayımlanan Dil ve Edebiyat dergisinin Aralık sayısı, edebiyat ve dili merkeze alan makale, deneme, eleştiri ve tahlil yazılarıyla, şiir ve hikâye metinleriyle okurunu dopdolu bir muhtevayla karşılıyor.

Üzeyir İlbak, “Anlam ve Aidiyet” başlıklı giriş yazısında, 2020 yılının kaderini değiştiren korona hastalığının hayatımızı etkileyen yönlerini mekân ilişkisi ve aidiyet kavramı üzerinden değerlendiriyor. “İnsanın, insanlığın ve inanmış insanın temel aidiyet bağlarını yitirdiği bir çağdayız. İnandığımız gibi yaşama becerisini kaybettik ve yaşadığımız gibi inanmaya başladık” tespitinde bulunan İlbak, salgının öze dönme çağrısı yaptığına dikkat çekiyor. Korona sebebiyle aramızdan ayrılan Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği kurucularından Prof. Dr. Burhan Kuzu ve yönetim kurulu üyesi Sabri Kaya’nın vefatını satırlarına taşıyan İlbak, kayıpların meydana getirdiği hüzne değiniyor.

144’ÜNCÜ SAYIDA
Ekrem Sakar, “Anlamdaş Sözcükleri Birlikte Kullanmak” başlıklı yazısında yakın anlamlı kelimelerle eş anlamlı kelimelerin farklarına ve kullanım biçimlerine dair rehber niteliğinde bilgiler aktarıyor. Murat Ertaş, “Kelime Okumaları: Nişanlanalım mı, Gezelim mi?” başlıklı incelemesinde nişan kelimesinin kökenine ve etnik gelenekle olan ilişkisine dair izahlar yapıyor. Zafer Acar, “Vural Bahadır Bayrıl’ın ‘Saf Şiir’ (La Poesie Püre) Arayışı” başlıklı makalesinde, Bayrıl şiirinin fikir ve sanat köklerine iniyor. Lütfi Bergen, “Kurt, Su ve Sarı Çiçek ile Konuşan Anadolu İrfanı ve Topçu’nun Varlık-Hareket Düşüncesi” başlıklı makalesinde, Anadolu’nun gündelik hayatından fikir dünyasına taşınan metaforlardan da yola çıkarak Topçu düşüncesine dair tespitler ortaya koyuyor. Ahmet Feyzi, “Türk Kültüründe İktidar ve Mûsikî İlişkileri Üzerine Tarihî Tespitler” başlıklı makalesinde mûsikî serencamımızın resmî kurumlarla ilişkisine dair saptamalar yapıyor. Hakan Hadi Kadıoğlu “Kâğıdın Serüveni” başlıklı incelemesinde, kâğıdın serüvenini, hem bir ihtiyaç hem de sanat eserlerinin temel malzemesi yönüyle ele alıyor.

Hüseyin Kalyan, Mehmet Baş, Kadir Ünal, Elif Merve Kabadayı, Hasan Hüseyin Özbunar şiirleriyle; Müge Akgün makaleleriyle; Tuğba Coşkuner, Musa Yaşaroğlu, Gönül Yonar, Aykut Nasip Kelebek incelemeleriyle; Elif Sönmezışık denemesiyle; Yalçın Kır, Ömer Can Coşkun, Berra Salman hikâyeleriyle Dil ve Edebiyat’ın Kasım sayısında.

DİL VE EDEBİYAT dergisi Aralık sayısı giriş yazısı:

ANLAM ve AİDİYET
Üzeyir İlbak

Cahit Zarifoğlu, Yaşamak isimli kitabına “Ne çok acı var” diye başlıyor. Sahiden “ne çok acı var?” Şair kardeşim Mehmet Efe “bir yanı yalan hayatın ve gelecek korkusu/ bir yanı ah ne yazık yazıklanmalar dolu” diyor bir şiirinde.
21. yüzyılın başında, 13. yüzyılın veba salgınının şartlarına mı yakalandık? Bunca teknolojiye, tıbbî gelişmişliğe ve refah düzeyine rağmen ne ilkel şartlarda yaşıyormuşuz. İnsanlık büyük veba salgınından yedi-sekiz asır sonra yeni bir salgınla acziyet ve yoksunlukla tanıştı, yeniden. Elmaslarla süslenmiş, gümüşten ve altından milyon dolarlık maskelerin üretildiği bir dünyada kim bir tek nefesin değerinin idrakinde? Anlamlı olan ne? Hayatın anlamı ne? Daha dün dokunduğumuz, hasret giderdiğimiz, yol yürüdüğümüz o değerli insanı kaybetmenin ne anlama geldiği konusunda biraz düşündük mü? Çokça anlam ve değer yüklediğimiz anlamsızlığa mahkûm varlıkları aşırı derecede anlamlandırmanın ne boş bir çaba olduğunu hâlâ kavramadık mı?
Eşyaya endeksli fildişi kulelerdeki ihtişamlı hayatlar, gözle görülmeyen virüsün temasıyla yerle bir olurken ödenen bedellerin şuuruna varmak için nasıl bir çaba harcıyoruz? Hayatımızı anlamlı kılan şeylerin bir envanterini çıkardık mı? Hayatımızı karartan ve sürekli borçlanarak ödeme yaptığımız kimi eşyanın gereklilik ölçüsü üzerine düşündük mü? Hangi ev kaç odasıyla gerekliydi? Müstakil-bahçeli bir evde mi yaşamalıydık? Yazlık bir konağa ihtiyaç var mıydı? Hangi devremülkler bizi mutlu eder ve sağlıklı yaşamamıza imkân sağlar? Koltuklar! Bürokratı kibir abidesine dönüştüren koltuklar! Siyaset zanaatkârını tiranlar katında konuşturan koltuklar! Ahhh o evde oturup dinlenmeye kıyamadığımız ve uzun süre bedelini ödediğimiz koltuklar! Eşya ve acı. Makam ve kibir! Bunlara yüklediğimiz anlam ve aidiyet! Hayatı ve hayatın anlamını anlamsızlaştıran eşya! Yaşamayı, yaşanmaz kılan kurumsal aidiyetler kibri! Hayatımızı, sağlığımızı ve nefesimizi kontrol altına alan eşyaya makul ölçülerde sınır koyamaz mıyız? Bu kadar acının yaşandığı bir çağda yeni bir aidiyet alanına ihtiyaç var.
İnsanın, insanlığın ve inanmış insanın temel aidiyet bağlarını yitirdiği bir çağdayız. İnandığımız gibi yaşama becerisini kaybettik ve yaşadığımız gibi inanmaya başladık. Siyaset ve ticaret aracılığıyla zenginleşerek yaşama biçimimizi değiştirirken hayatımızdaki sapmaları meşrulaştıracak bir dil de geliştirdik. Sosyal hayat ve sosyal çevre uyumunda yaşadığımız sorunlar, bizi yeni ve içselleştiremediğimiz bir tercihle karşı karşıya bıraktı. Bu yeni yaşama biçimi ailemizle, çevremizle, mekânlarımızla, mahallemizle, şehrimizle … olan sahici ilişkimize zarar verdi. Ait olmakla anlam kazandığımız süreçlerden soyutlanınca eklemlendiğimiz yeni yaşama biçimi, bizi Tanzimat Batıcılarının hayatı kavrayış düzeyine indirgedi ve aidiyet bağlarımızın berhava olmasına sebep oldu. Artık bir yere ait değiliz. Mekân anlamını yitirdi. Yüksek perdeden ürettiğimiz polemik ve retorik, duygusal kaosu artırmaktan öte bir işe yaramıyor.
İçinde yaşadığımız toplumun değerler hiyerarşisi, sosyal medya bilgeliği(!) yüzünden târumar edildi. Gençlik; bilgi ve ortak değerler yerine medya curufatıyla tercihte bulunma sürecine girdi. Genç nesil, birlikte yaşadığı aile ve topluma aidiyetini kaybetti. Aile ve toplumla duygusal bağlarını kaybeden nesilden, toplumun kurallarına ve değerlerine uygun bir biçimde hayatını sürdürmesi beklenemez. Organik anlamda, sosyal ve kültürel etkileşim imkânları süratle azalıyor. Sanat ve edebiyat alanları kısmen “sektör” olarak yoluna devam etse de dünya süratle “kitap ve kültür endüstrisi kartellerinin” etkisine giriyor. Entelektüel birikimlerimizin biricik taşıyıcısı “tercüme kitap endüstrisi”dir. Ne kadar etkilenmediğimizi iddia etsek de tercüme, kültür ve edebiyat zihnimizi iğfal etmeye devam ediyor.
Tercümenin; kültür endüstrisinin etnik, ulusal, dinî, yerel ve yerli aidiyetleri ne ölçüde olumsuz etkilediği daha geniş zeminlerde tartışılması gereken bir meseledir. Üzerine düşünülmeye değer.

Maraş’ta “Şiir ve Edebiyat” Vardı
Kasım ayı içinde Kahramanmaraş Büyükşehir Belediye Başkanlığı “Uluslararası Şiir ve Edebiyat Günleri” başlığı altında önemli bir kültürel girişime imza attı. İsmail Kılıçarslan’ın organizasyonunu üstlendiği kültürel faaliyetlere ilçeler de dâhil edilerek etkinlikler gerçekleştirildi. Yazar-okur buluşmaları, yazma meraklıları ile tecrübe paylaşımları, şiir seansları, yazarların yazma sebepleri ve disiplinleri, yazıların kitaplaşma süreçleri, hikâye ve gelenek gibi pek çok konuda toplantılar gerçekleştirildi. Salgın ortamına rağmen katılım kayda değerdi.
Ayrıca Maraş’ta kültür iklimimize merhaba diyen iki yeni dergi ile tanıştık. Şair Duran Boz kardeşimizin genel yayın yönetmenliğini üstlendiği Yitiksöz “Sanat-Edebiyat ve Düşünce” ile Evelâhir “Şiir-Şehir-Maraş.” “Yitiksöz’den Yeryüzü’ne” başlıklı bildirinin son paragrafında “Yitiksöz, Nuri Pakdil’in Hamle’sinden bugünlere şavkı düşen genç yetenekleri keşfetme girişiminin adresi olmayı umuyor. Okumayı, yazmayı, düşünmeyi, özgün yaşantılar biriktirmeyi seçenlere ses veriyor şimdi. Topluca dokunsun yüreklere: çağı anlamaya, kavramaya, yorumlamaya harlanan şiirden hayatlar” şeklinde derginin amaçlarını özetliyor. Bu iki derginin de ömrü uzun ola.

Kovid Mevsiminin Büyük Hüznü
Kovid salgını bir kasırgaya dönüştü. Yer yer büyük bir hortum gibi hayatımızdan güzel insanları koparıp götürüyor. Öyle ki nasıl yakalandığınızı da anlamıyorsunuz. Sanki sakındıkça sizi buluyor gibi. Bir bir dostlarımızı alıp bize hüzün bırakıyor. Kimi arkadaşımız ve yakınları hafif belirtilerle ayakta geçirirken, kimi dostlarımızın ve yakınlarının mücadelesi vefatla sonuçlanıyor. Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği kurucularından Prof. Dr. Burhan Kuzu ve yönetim kurulu üyemiz Sabri Kaya geçtiğimiz günlerde bu hastalık sebebiyle aramızdan ayrıldılar.
Keşkelere sığınmadan, tedbirleri ihmal etmeden sağlık ordusunun fedakâr çalışanlarının iş yükünü azaltacak bir gayretle evde kalmaya çalışalım. Maske, aşı ve tedavi imkânları gerçekleşinceye kadar korunmanın ve sağlıklı kalmanın tek seçeneği gibi. Ev, yeniden anlamlı bir mekâna ve büyük aidiyetlerin yeniden inşa aracına dönüşsün. Modern zamanların hoyratça harcadığı, en değerli varlığımız olan evi-aileyi tanımlayalım. Hayatı kafe, restoran/lokanta ve kahvehanelerde tüketmekten vazgeçelim. İnsanoğlunun inşa ettiği ilk kerpiç evin üzerinden geçen tüm asırlar, evi daha da kıymetli ve değerli kılmıştır. İnsan, evde mekânla kurduğu anlamlı ilişki ile daha değerli ve daha saygın olacaktır.
Kovidden dolayı hayatını kaybeden iki dernek mensubumuz başta olmak üzere hayatlarını kaybeden tüm mazlumlara rahmet, tedavi görenlere ise acil şifa dileriz. İnsan, insanlığı tedbirle ve herhangi birini hasta etmeme tedirginliğini kalbinin merhamet damarında yaşatarak kurtaracaktır. Yeryüzü bu sarsıcı marazdan kurtuluncaya kadar insanlık dayanışmasına katkı sağlamak için her bir insan şuurlu seferberlik iradesini yürürlüğe koyma yükümlülüğündedir. Maske tak, fizikî mesafeyi koru, temizlikte itinalı ol. İnsanlığın feraha çıkması temennisiyle.

İncelemeler

Henüz inceleme yapılmadı.

“Dil ve Edebiyat 144.Sayı Aralık 2020” için yorum yapan ilk kişi siz olun

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Menü
×
×

Sepet