Nihayet Dergi Temmuz 2026
Nihayet Dergi Temmuz 2026
Rutin, özgürlüğümüzü kısıtlayan bir döngünün adı mı yoksa bize özgürleşme imkânları sunan bir alan mı? İkincisini düşünmeye yatkınım. Şöyle düşünün: Bisiklet sürerken bacak kaslarınız bildiğini okur, bedeniniz dengeyi ezbere sağlar ve siz bisikletin üzerinde yaptığınız bu rutin sürme eyleminin sağladığı keyifle sadece yola, gitmeye ve çevreye odaklanabilirsiniz. Eğer her seferinde dengeyi, pedalların doğru kuvvetlerle çevrilmesini, kollarınızın hep doğru açı ve güçte tutulmasını sağlamak üzere çaba sarf ediyor olsaydınız ilerliyor, geziyor ya da seyrediyor değil, sadece bisiklet sürüyor olurdunuz. Bu sebeple bisiklet sürerken edindiğimiz rutin, bizi bedenimizden, bedenimizin çabasından özgürleştirirken hem o bisikleti sürmemizi hem de keyfimize bakmamızı sağlayabilir. Eski sufilerin ve bilgelerin hayatlarında sıkça görürüz: Birçoğu el işçiliği gerektiren zanaatlarla meşgul olmuştur.
Ama bütün bu örnekler, bedenin rutini dışında ve ondan bağımsız olarak, zihin ve duygu gündemi gelişkin olanlar için geçerli. İç dünyasında bir kemal ve yetkinleşme çabası içinde olan birisi, bu dünyaya rutinleriyle tutunurken, bu rutinlerde iç dünyasını özgürleştirmenin imkânlarını bulacaktır. Beden kendi ezberini tekrar ederken ruhu serbest bırakacak ve ruh bedene muhtaç olmayan kendi meşgalesini tıkır tıkır
sürdürecektir. Bu arada, içsel eğitiminin ve uyanışının hengamesinde, bedenin rutinleri de sıkıcı tekrar çemberi olmaktan çıkarak tazelenme imkânları bulacaktır. Günümüz yaşam biçimi, rutini aşağılama eğiliminde. Deneyim avcılığının yüceltildiği bu vasat, deneyimi çoğunlukla bedenin deneyimi ya da hiç değilse bedene değgin bir deneyim olarak görüyor. Yeni tatlar, yeni zevkler ve bedensel dalgalanmalar bu
sebeple pozlanıyor. Buna karşılık, ruhun deneyimsel evrenini çeşitlendirmek aynı ölçüde önemli görünmüyor.
Nihayet bu sayıdaki dosyasını farklı yönleriyle rutin meselesine ayırdı. Alanında uzman birçok isimin katkılarıyla tarihi arka planı olan güncel bir konu etrafında dolu dolu bir dosyayla sizlerleyiz…
Dosya Mehmet Emin Balcı’nın, “Rutinin Büyüsü ve Büyü Bozumu: Vlog Çağında Gündelik Hayat” başlığında rutinlerin insan hayatındaki kurucu rolünü dijital çağın yeni alışkanlıkları üzerinden irdeliyor. Rutin, tekrarın öğreticiliği yanında insanın kendini inşa ettiği, aidiyet geliştirdiği ve anlam ürettiği bir zemin ancak Balcı, rutinin vlog kültürüyle birlikte gündelik hayat yaşanan bir tecrübeden çok sergilenen bir gösteriye dönüşmesini performans ve sahicilik üzerinden ele alıyor. Ardından Şeyma Kömürcüoğlu, “Sıradanın Kutsallığı: Rutin ve Ritüel” yazısında rutin ve ritüelin insan hayatındaki anlam kurucu rolünü kutsallık üzerinden tartışıyor. Modern Times ve Virgin River gibi yapımlarla modern rutinlerinin anlamsız tekrara dönüştürülmesini, Perfect Days üzerinden de sade ve tekrar eden hayatın taşıdığı huzuru örneklendiriyor. Yazı, kutsalla bağı kopan rutinlerin insanı bir cendereye sıkıştırdığını; anlam arayışıyla insanın ritüellerin yeniden kurmaya çalışmasında bir paralellik buluyor. Sonrasında Esra Oras, “‘Mükemmel Sabah’ İllüzyonu”nda modern insanın “kusursuz rutin” arayışını psikolojik ve toplumsal boyutlarıyla ele alıyor. Oras, sabah rutinleri ve wellness kültürünün bireye kontrol hissi sunduğunu fakat bu hissin çoğu zaman bir performans baskısına ve yeni bir tükenmişliğe dönüştüğünü vurguluyor. Psikolojik boyutları gözeten yazı terapötik açıdan rutinlerin güven ve istikrar sağlayıcı yönünü kabul ederken, asıl tehlikenin rutini bir kimlik kanıtına çevirmekte yattığını belirtiyor. Yavuz Selvi, “Biyolojik Saatle Barışmak: Uyku Üzerine”de uykunun pasif bir dinlenme hâli değil; bedenin ve zihnin onarım, hafıza ve yenilenme süreci olduğunu vurguluyor. Modern yaşamın biyolojik ritimle çatışmasının “sosyal jetlag” yaratarak yorgunluk, stres ve sağlık sorunlarına yol açtığını aktarırken popüler “erken kalkma” mitini eleştirerek herkesin biyolojik saatinin farklı işlediğini hatırlatıyor. Dosya “Sanatçının Rutini” başlığında soruşturmayla sanat ve rutin arasındaki gerilimli ilişkiyi farklı disiplinlerden sanatçıların tanıklıklarıyla ele alıyor. Büşra Kayıkçı, Güray Süngü, Numan Noyan Küçük ve Tarık Akın, üretimin ilhamla, gündelik tekrarlar ve değişen yaşam ritimleriyle ilişkisini, yaratıcılığın kaos ile disiplin arasında kurulan dengedeki tavrını, rutinin bazen bir sığınak, bazen de dönüşen hayatın içinde yeniden kurulan bir zemin olduğunu soruşturmaya verdikleri cevaplarda gösteriyor. Halil Aziz Velioğlu, “Alışkanlığın Nörobilimi: Beyin Rutinden Sıkılır mı?” yazısında rutinin beyin için hem bir kolaylık hem de bir risk taşıdığını nörobilim üzerinden ele alıyor. Mekanik tekrarların zihni otomatik pilota alarak köreltebildiğini; buna karşılık meditasyon, egzersiz ve öğrenme gibi “aktif tekrarların” beyni canlı tuttuğunu irdeleyen Velioğlu, beynin ne tam bir düzene ne de tam bir kaosa ihtiyaç duyduğunu; asıl ihtiyacın yapı içindeki küçük sürprizler olduğunu vurgulayarak, rutinin içine yenilik katmanın zihinsel canlılık için önemini öne çıkarıyor.
Yekta Şirin, “Muasır Medeniyetten Tüketim Kültürüne: Türk Sinemasında Dünden Bugüne Değişen Rutinler” başlığında, Türk sinemasını bir toplumsal hafıza alanı olarak okuyarak rutinlerin dönüşümünü filmler üzerinden inceliyor. Aysel Bataklı Damın Kızı, Vurun Kahpeye, Susuz Yaz, Yılanların Öcü, Avrupa Yakası, Issız Adam ve Anayurt Oteli gibi yapımları merkeze alarak kırsaldaki kolektif ve zorunlu hayat düzeninden, modern şehir yaşamının bireysel, tüketim odaklı ve yalnızlaştırıcı rutinlerine uzanan değişimi ortaya koyarken Türk sinemasında rutinlerin yalnız gündelik alışkanlıkları ötesinde modernleşme, özgürlük ve yabancılaşma arayışını da görünür kıldığını vurguluyor.
Nihayet’in Kayıtlar, Hayat Memat ve Kültür Atlası sayfalarında da okuru birbirinden önemli yazılar bekliyor.
Cihan Aktaş’ın “Tarihi Sorgulama Gücü ve Hikâye” yazısı tarihe dönük nostaljik bakışın çoğu zaman bugünün zorluklarından kaçışa dönüştüğünü sorguluyor. Yazıda, 90’lı yılları kırılmalar üzerinden hatırlatıp kolektif hafızanın seçici işleyişini ele alarak tarih anlatılarının çoğu zaman eksik bırakılan hikâyelerle şekillendiğini; edebiyatın, belgeselin ve sinemanın bu sessizlikleri görünür kılmadaki önemini vurgulanıyor.
Özlem Umay Ezer, “Tevhid Bahçelerinde: Permakültürün İhyası” başlığında permakültür hareketini İslami düşüncede “tevhid”, “fıtrat” ve “halifelik” kavramlarıyla birlikte ekolojik krize karşı gelişen inanç temelli alternatif yaşam pratiklerini inceliyor. Endonezya’dan ABD’ye uzanan örneklerle, doğayı bir “kaynak” değil “ayetlerin bütünü” olarak gören teosentrik bir ekoloji anlayışını ve bunun sömürgecilik sonrası direniş biçimlerine dönüşmesini anlatıyor.
Ahmed Fatih Andı, “Ekran-Siyaset İlişkisinde Yeni Bir Çığır: Mussolini, Son of the Century’de Zıtlıkların Düellosu” yazısında Mussolini, Son of the Century üzerinden ekran anlatısının siyasal ideolojilerle kurduğu karmaşık ilişkiyi inceliyor. Faşizmin temsili, propaganda estetiği ve tarihsel anlatının görsel kültür içindeki yeniden üretimi tartışılırken, dizinin faşizmi eleştirirken aynı zamanda onu estetikleştirme riskine nasıl yaklaştığı analiz ediliyor.
Yağız Gönüler, “Gece: Ölümün Mûnis Kardeşi” başlığında gecenin insan zihni ve ruh dünyasında taşıdığı çok katmanlı anlamları, özellikle tasavvufi ve edebî bir perspektiften ele alıyor. İnsanın üretim, aşk, ayrılık ve varoluş deneyimlerinin geceyle kurduğu sembolik bağı ortaya koyulurken Ahmet Hamdi Tanpınar’ın metinlerinden hareketle, gecenin insan bilincinde açtığı metafizik alanlar tartışılıyor.
A.Yalın Karadağ, “İtalya’da Futbol: Savunmanın Şiiri”nde İtalya’da futbolun spor olmanın ötesinde şehirlerin hafızasını, sınıfsal gerilimlerini, politik ayrışmalarını ve kültürel ritüellerini taşıyan çok katmanlı bir toplumsal pratik olduğunu anlatıyor. Serie A üzerinden Torino, Napoli, Milano ve Roma gibi kentlerin tarihsel ve sosyolojik dokuları futbolun estetik ve duygusal dünyasıyla birlikte okunurken Pier Paolo Pasolini gibi isimlere referansla futbolun sinema ve şiirle kesişen yönü, tribün kültürünü bir “sahne”, “ritüel alanı” ve modern insanın son kabilesi olarak yorumlanıyor.
Ayhan Demir, “Saraybosna’nın Güzeli: Ferhadiye Camii” Saraybosna’nın merkezinde yer alan Ferhadiye Camii üzerinden Osmanlı mimarisinin şehir dokusuyla kurduğu estetik ve tarihsel ilişkiyi ele almaya devam ediyor. Demir, camiyi inşa ettiren Ferhat Paşa döneminden başlayarak yapı kompleksinin (külliye) işlevi, mimari özellikleri ve Saraybosna’nın kültürel belleğindeki yeri anlatıyor.
Ömer Faruk Aksoy, “Sırlı Bir Hac Hatırası” başlığında Mekke’de mutasavvıf olarak görev yapan Şeyh Abdülkadir Amba üzerinden, hac ibadetinin tarihsel ve manevi atmosferini anlatan hatıra niteliğinde bir hikâyeyi konu alıyor. Hac yolculuğu sırasında yaşanan lojistik bir kriz, çaresizlik, dua ve tevekkül ekseninde gelişir; anlatı, çölde karşılaşılan esrarengiz bir deveci ve beklenmedik bir çözümle “ilahi yardım” temasına bağlanırken yazının fotoğrafları yazarın arşivinden metne dahil oluyor.
Necati Tonga’nın, “Hazine-i Evrak: Necip Fazıl Kısakürek (1904-1983)” başlığında bu arşiv derlemesi, Necip Fazıl Kısakürek’in yaşamına ve entelektüel üretimine dair görsel ve belge niteliğindeki materyalleri bir araya getiriyor. Gençlik fotoğrafları, Devlet Arşivleri’nde yer alan 1957 tarihli bir mektubu, mülakat anlarına ait kareler, ilk şiir kitabı Örümcek Ağı’nın kapak görseli ve Eyüpsultan Mezarlığı’ndaki kabri gibi unsurlar üzerinden şairin hayat çizgisi kronolojik ve görsel bir bütünlük içinde sunuluyor.
Yasin Taçar, “Bir Edebî Tür Olarak Roman ve Müfessir Romanı” yazısında roman türünün kurmaca yapısıyla tarihsel anlatı arasındaki sınırları tartışarak “tarihî roman” ve “belgesel-roman” gibi alt türlerin imkânlarını ve sorunlarını ele alınıyor. Umberto Eco ve klasik anlatı kuramlarına referansla, romanda kurgu ile gerçeklik arasındaki gerilimin edebî üretimde nasıl bir alan açtığı sorgulanırken müfessir Muhammed bin Cerir et-Taberî’nin hayatını konu alan anlatı üzerinden romanın tarihsel şahsiyetleri işlerken nasıl bir denge kurması gerektiğini tartışılarak kurgu ile belgesel arasındaki ince çizgide romanın hem bilgi taşıyıcısı hem de estetik bir form olarak imkânları değerlendiriliyor.